![]() |
![]() |
![]() |
![]()
|
![]() |
![]() |
|
![]() |
![]() Türkiye, uzun yıllardır hiçbir AB Zirvesi'nde bayram öncesi sonuçlanan Brüksel-Laeken Zirvesi kadar kendisini rahat hissetmemişti. Önce AGSP'de varılan ve Türkiye'nin iki yıldır sürdürdüğü sıkı pazarlığı yansıtan 'uzlaşma formülü', ardından Kıbrıs konusunda Rauf Denktaş'ın hareketlenmesi ve buna Glafkos Klerides'in olumlu karşılık vermesiyle sağlanan gelişme; Türkiye'ye Laeken'de 'AB perspektifi' kazandırdı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Türkiye: 1. AB Anayasası'nı hazırlayacak olan 'Avrupa Konvansiyonu'na dahil edildi. Bunun anlamı, Türkiye'nin bir 'müstakbel AB üyesi' olarak görülmesidir. 2. Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlayabileceği Laeken sonuçlarında ima edildi. Bu da, 2002 yılında 'Kopenhag siyasi kriterleri'ne uyum konusunda Türkiye'den beklenen adımların atılacağına ilişkin AB'de 'iyimser' bir hava doğmuş olması demektir. Bu 'iyimserliği' besleyen, kuşkusuz, AGSP ve Kıbrıs konularında Türkiye'nin attığı adımlar. Bu 'olumlu' ve 'iyimser' atmosferin doğmasında en büyük etkenin 11 Eylül sonrası uluslararası koşullar olduğu besbelli. 11 Eylül sonrası dünyasının, öncesinden hayli farklı olacağını ve Soğuk Savaş döneminden kalma uluslararası sorunların hızlı bir 'çözüm rotası'na oturması için gayret gösterileceğini, 11 Eylül'ün hemen ardından bir 'tahmin' olarak öne sürmüştük. Gelişmeler, bu 'gözlem'imizi yanlış çıkartmadı. 11 Eylül'ün en 'acil' sonuçlarından birinin, Batı sisteminin 'tahkim edilmesi' olacağı anlaşılıyordu. Bu çerçevede, NATO üyesi ve AB aday üyesi ve aynı zamanda 'Müslüman kimlikli' laik-demokratik Türkiye'nin Batı sistemi içinde 'sağlama alınması' Amerika ve Avrupa'nın önüne adeta 'olmazsa olmaz' bir şart olarak çıkıyordu. Bunun yapılabilmesi için de, Türkiye ile AB arasındaki yola dikilen engellerin, barikatların oldukça çabuk biçimde kaldırılması gerekecekti. AGSP ve Kıbrıs (işlemekte olan AB takvimi nedeniyle) gözönündeki ilk 'barikatlar' idi. Nitekim, gelişmeler, tam bu iki alanda cereyan etti. 11 Eylül sonrasına ilişkin olarak, genel ve o ölçüde yüzeysel tahminlerde, Türkiye'nin Amerika ile daha da yakın bir 'mevzi'ye oturacağı, bu sebeple Avrupa'dan daha da uzaklaşacağı, zira Avrupa'dan uzak durmasında 11 Eylül sonrası şartların elverdiği Amerikan desteğine sahip olacağı ileri sürülüyordu. Bu tahminleri öne sürenler, Türkiye'nin bu yüzden 'iç rejimi'nde daha da 'otokratik' bir yöne kayacağında ve 'demokratikleşme'nin aksayacağında birleşiyorlardı. Bu yöndeki tahmin ya da tahlillerin temel zaafı, Amerika ile AB'yi 'antagonist hasımlar' ve aralarındaki ilişkiyi 'amansız bir rekabet' olarak görmekten kaynaklanıyordu. Amerika ile AB, elbette aynı şeyler değil ve aralarında rekabet de var. Ancak, 11 Eylül sonrası, Amerika ve AB temel sütunlarına dayanan Batı'nın 'iç dayanışması'nın esas olacağı ve rekabetin bu anlamda 'ikincil' durumda kalacağı şartları ifade ediyordu. Ben, bu şekildeki olumsuz tahminlere başından beri katılmadım. 11 Eylül sonrasını daha 'küresel' bir prizmadan değerlendirdiğinizde, Türkiye-Batı bağlantısının sağlama alınmasının daha öncelikli olduğu (hem Amerika ve AB açısından; hem de Türkiye'nin yönetici eliti açısından) esas alınmalıydı. Türkiye'nin Amerika ile daha da yakınlaşan ilişkileri, AB'nin yerini alamazdı; zira Türkiye'nin 'tarihi perspektifi' ve Batı ile kurumsal ilişkileri 'AB'den geçecekti. Amerika da, Türkiye-AB ilişkilerinin yakınlaşması için işlevsel olacaktı. Esasen, gerek AGSP 'uzlaşma formülü'nde, gerekse Kıbrıs'ta sağlanan ilerlemede Amerika'nın belki 'görünmeyen' ama varolduğu kesin olan bir rolü söz konusu. Bu 'Amerikan rolü', söz konusu iki alanda Türkiye-AB ilişkilerinin önünü açıverdi. Laeken sonuçları, bir nevi, bunun göstergesidir. Türkiye, hayli rahatlamış görünürken; Yunanistan (kendi diplomasi hataları nedeniyle de) Amerika ve Avrupa ile ilişkilerinde başını ağrıtacak bir konuma kaymıştır. Bununla birlikte, Türkiye'nin rahatlığının devamının garantisi yok. Tıpkı Yunanistan gibi, Türkiye de 'diplomatik hatalar' ile kendi lehine doğmuş ortamı bozup, Yunanistan'ı ferahlatabilir. AGSP'de değil; Kıbrıs konusunda. Bayram öncesi ve Laeken sonrası, Rauf Denktaş bunun işaretlerini vermeye başladı. Denktaş, 4-5 Aralık'ta ortaya koyduğu mükemmel performanstan kendisi şikayetçiymiş gibi, Türkiye'de orada burada 'eski melodi'yi hatırlatır konuşmalar yaparak; Türkiye'nin AB üyeliği ve Kıbrıs'ta çözüm karşıtlarını seferberliğe çağırıyormuş izlenimini veriyor. Oysa, Denktaş, Kıbrıs Türk tarafının Kıbrıs'ta 'eşit ortak' olarak kabul edilmesini sağlayacak ve başta Türkiye ve Kıbrıs Türk halkı, herkes için tatminkar olacak bir 'çözüm'e en yakın noktada duruyor. Buna en etkili katkıyı yapabilecek olan o. Ancak, bunca yıldır, 'ittifak'ına aldığı AB ve Kıbrıs'ta çözüm karşıtı 'şahinler'den kendisini ayırması gerekiyor. Kıbrıs'ta çözümü getirecek bir 'tarihi siyaset adamı' olma şansını heba etmemesi lazım. Bu doğrultuda çok daha güçlü müttefikleri var: Amerika'dan AB'ye ve daha da önemlisi ve en önemlisi Türkiye halkının yüzde 70-75'inden Kıbrıs Türk halkının yüzde 80'ine uzanan büyük bir 'koalisyon'. Denktaş'ın Türkiye'deki panellerde ve televizyon kanallarında değil, 15 Ocak'tan itibaren sadece Lefkoşa'da 'müzakere masası'nda konuşmasının sağlanmasında Ankara'ya da özel bir görev düşüyor…
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |