
“Saat 05’te kapı çalındı ve içeri bir yüzbaşı ve beş asker girdi. Yanlarında getirdikleri çuvallara kitaplıkta kalan kitapları doldurmaya başladılar. Sabah namazını kılmıştım ve seccade yerde seriliydi. Odama giren asker postalıyla seccadeye basınca uyardım: ‘Kardeşim onun üstünde namaz kılıyorum’ dedim. Asker irkildi ve salonda bulunan komutanına gitti ve bir şeyler fısıldadı. Komutan bizi karşısına dizdi: ‘Bir daha geldiğimizde bu kitapları görmeyeceğiz’ dedi ve çıkıp gittiler.”
Ebabil Yayınları’nın 242 numaralı kitabı “mektup” türünde. 1953 Niğde doğumlu şair Arif Ay ile 1964 Tunceli doğumlu şair Ali Asker Barut’un ortak imzalarıyla yayımlanan kitabın adı: “Tüfeği Duvara Asmak Yok”
174 sayfalık kitabın “sunuş” yazısını da iki şair birlikte kaleme almışlar. Günümüzde mektubun önemini yitirmiş olmasına değinen şairler, bunun “nedenleri arasında bilgisayardan, telefondan ziyade insan yapımızın değişmesi de vardır: İnsanî değerlerden soyutlanmış, ruh derinliğini yitirmiş, içi çölleşmiş, nesneleşmiş, bencilleşmiş bir insan yığını hâline geldik.” demişler (s. 5). Bu tespit, hepimizi ürkütmesi, irkiltmesi gereken bir alarm zili, bir tehlike çanı sayılsa yeridir.
BEŞ YILLIK MEKTUPLAR

Sunuş’un son paragrafında kitabın içeriğine ilişkin nesnel bilgi verilmiş: “Bu kitapta yer alan mektuplar beş yıllık bir zaman dilimini (2017-2022) kapsar. Biz de iki şair olarak şiirlerimizdeki ortak duygu ve duyuştan hareketle Şeyh Galib’in ‘Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin’ sözünde karşılığını bulan dostluk, arkadaşlık, kardeşlik, akrabalık alışkanlıklarımızı tazeledik.” (s. 6)
İlk mektup Arif Ay’ın mektubu. Bu mektupta “MERHABA!” ve “KİTABIMIZ HAYIRLI OLSUN.” cümlelerinin büyük harflerle yazılmış olması dikkatimi çekti. Ali Asker Barut’un yeni kitabından “kitabımız” diye söz etmesindeki incelik de, yaşça büyük bir insan olarak mektuplaşmayı başlatması da onun hem alçakgönüllü hem yüce gönüllü kişiliğini gösteriyor. Bir yılı aşkın bir süre sonra yazılan ikinci mektup da Arif Ay’a ait. Bu kısa mektubunda Arif Ay, şair Enver Ercan’ın (1958-2018) ölümü dolayısıyla “Başımız sağ olsun” mesajını ve mektuplaşmak isteğini iletiyor. Üçüncü mektup da Arif Ay’ın mektubu ve fakat 25 Ocak 2018 tarihli bu mektubun başına ayraç içinde “(Birinci Mektup)” açıklaması konmuş. Demek ki ilk iki mektup bir çeşit eşik, bir tür peşrev sayılmış. Ali Asker Barut’un 10 Şubat 2018 tarihli mektubunun başında yer alan “Birinci Mektup’a cevap” notu ayraç içine alınmamış. Ali Asker Barut’un Frankfurt’tan yolladığı bu uzunca mektubun şu cümleleri, ülkemizin edebiyat dünyasında yaşanan ve sadece bu mektuplar aracılığıyla öğrenebileceğimiz bazı gerçekleri göstermesi açısından önemli: “Edebiyat Ortamı’na, sana yazarken aklıma senin Türk benim Kürt, senin Sünni benim Alevi olmam (olmamız) zerre kadar gelmedi. Beni ‘yüzünü Hazreti Hızır’a benzettiğim Sezai Karakoç’a yıllar önce çağıran götüren nasıl Cemal, Hazreti Ali ve bir rüya ise sana çağıran sana getiren de bu topraklara ait adap, samimiyet, dil, tavır, omuzlarında bir büyük gelenek ve görenek ile yürüdüğün yol ve kelimeye şehadet etmiş bir şair olarak o yola getirdiğin saygı oldu. Mektubun ve düşüncelerin, senin ve şiirin hakkında taşıdığım duygu, kanaat ve düşüncelerimin ne kadar isabetli ne kadar yerinde olduğunun da bir delili bir ispatı! İyi ki kapılarımızın birbirine açık durduğu (kaldığı) bu güzel coğrafyaya, bu topraklara, bu büyük geleneğe ve göreneğe aitim. İyi ki! Neşet Ertaş’ın da Mahzuni’nin de Sezai Karakoç’un da Arif Ay’ın da Haydar Ergülen’in de içinde olduğu içinden geçtiği bu zamandan bu çağdan geçiyorum: İyiki! / Adım ile ilgili sözlerin beni ziyadesi ile onurlandırdı. Gönlümü okşayan güzel iltifatına teşekkür ederim çok Sevgili Arif Ay. Cevat Çapan da ‘Her adı ile bir şiiri başlatan’ diye imzalamıştı çok yıllar önce bana bir kitabının içini.” (s. 16).

Arif Ay’ın ikinci mektubunda Edebiyat Ortamı dergisini yönetirken çıkardığı Şiir Yıllığı ve Öykü Yılllığı’na, kitap yayıncılığı ve dağıtım sorunlarına ilişkin notlarını da okuyoruz. Bazı mektuplardan posta veya kargo hizmetlerinin nasıl aksadığını öğreniyoruz. Ali Asker Barut’un bir mektubundan: “Teslimat yapılmadan, imza mimza almadan öyle orta yere bırakılıp gidilmiş./Gidip postaneye şikâyetimi yaptım tabii”. (s. 31)
Bazı aksaklıkların sorumlusu görevliler olmayabilir. Arif Ay’ın bir mektubundan: “Adres eksikliğinden dolayı gönderdiğim mektup günler sonra geri geldi. Üzüldüm. Dalgınlığıma canım sıkıldı.” (s. 37)
2018 yazında Girit’te on gün geçiren Ali Asker Barut, ada coğrafyasında çocukluğunun Anadolu’sundan izler bulduğunu yazar: “...umutlarının peşinde ve büyük paralar kazanmak hayali ile yurt dışına gitmiş yoksul, dağ köylülerinden kalmış ıssız, kimsesiz, terk edilmiş boş köyler, masmavi bir gökyüzü, toprak yollar boyunca çocukluğumun Elazığ’ından bildiğim beyaz fincanlı elektrik direkleri, evler, eski kapılar ve pencereleri ne kadar bizim oralar ne kadar Türkiye, ne kadar Anadolu!” (s. 43)

12 EYLÜL DÖNEMİNE DAİR BİR HATIRA
Arif Ay, 12 Eylül darbe günlerinde başına gelenleri 22 Kasım 2018 tarihli mektubunda yazdığı açıklıkla başka bir yerde yazmış mıdır acaba? “Saat 05’te kapı çalındı ve içeri bir yüzbaşı ve beş asker girdi. Yanlarında getirdikleri çuvallara kitaplıkta kalan kitapları doldurmaya başladılar. Sabah namazını kılmıştım ve seccade yerde seriliydi. Odama giren asker postalıyla seccadeye basınca uyardım: ‘Kardeşim onun üstünde namaz kılıyorum’ dedim. Asker irkildi ve salonda bulunan komutanına gitti ve bir şeyler fısıldadı. Komutan bizi karşısına dizdi: ‘Bir daha geldiğimizde bu kitapları görmeyeceğiz’ dedi ve çıkıp gittiler. /Ali’m dikkat! Bize gelen yüzbaşı demek sağcıymış ki bizi Mamak’a götürmekten vazgeçti. Bizim bir kat altımızda oturan ODTÜ’lü arkadaşları götürmüşlerdi cemselere doldurarak. Çünkü o arkadaşlar solcuydu. Aslında biz de sağcı değildik. Biz Mamak’a götürülmediğimiz için sevinemedik. O arkadaşlarımızdan bir daha haber alamamanın acısını yaşadık. O acıyı hâlâ yüreğimde duyuyorum.” (s. 59)
İki şairin birbirlerine yönelttikleri sorularla cevapların da bulunduğu (s. 127-149) mektuplar kitabının son mektubunda Arif Ay, “Mektuplarımızın basımı için mutlaka bir çıkış yolu bulacağız.” yazmış (s. 174).
Hem şairlerimize hem Ebabil Yayınları’na bu güzel kitap için teşekkür etmeliyiz.






