
Yeni Şafak’ın geniş bir çerçeveye sahip olması eğitimli genç ve orta yaş okurlar tarafından kısa sürede benimsenmesini sağladı. Kurulduğu ilk yıllarda Yeni Şafak’ın dikkat çeken bir diğer tarafıysa, yayın kalitesiyle ilgili olarak çıtayı yüksek tutmasıydı. Popülist bir yayın çizgisine itibar etmemesinin okurların kültürel ve fikri hayatına zenginlik kattığını söylemeliyim. Yeni Şafak hem renkli yazar kadrosuyla hem özenli yayın çizgisiyle entelektüel çevrelerde ilgiyle okunup izlenen saygın bir gazete hüviyetini kazandı.
Yeni Şafak’a 1997’de merhum Genel Yayın Yönetmenimiz Akif Emre döneminde “Özel Haber”, “Dosya Haber”, “Röportaj” ve “Dizi” yazarı olarak başladım. Diğer yandan haftalık olarak “İzdüşüm” başlığıyla tarih ile güncel gelişmeler arasındaki benzerliklere yer veren tam sayfa yazılar da yazdım. 1997 yılı “postmodern darbe” olarak da nitelendirilen “28 Şubat” sürecine denk düşmüştü. Dolayısıyla 28 Şubat sürecinde yaşanan mağduriyetler de gazeteciliğimizin merkezinde yer aldı. Bu dönemde hakkımda dört beş dava açıldı, yargılandım, beraat ettim. 28 Şubat sürecinde yaptığımız gazetecilik Türkiye’de çok iyi bir yer tuttu. Sözüm ona ana akım gazetelerden ayrılmak durumunda bırakılan veya kovulan çok sayıda gazeteci, yazar, Yeni Şafak’ta kendilerine yer buldular. Yeni kurulmuş bir gazete olarak, bütün çalışanlarımızla birlikte, kısıtlı imkânlarla, ancak büyük bir öz veriyle, gece gündüz çalıştık. Bu dönemde muhalif bir yayın olmanın zorluklarıyla da mücadele ettik.
Popülist bir yayın çizgisine itibar etmedi
Yeni Şafak’ın geniş bir çerçeveye sahip olması eğitimli genç ve orta yaş okurlar tarafından kısa sürede benimsenmesini sağladı. O dönemde Yeni Şafak’ın dikkat çeken bir diğer tarafıysa, yayın kalitesiyle ilgili olarak çıtayı yüksek tutmasıydı. Popülist bir yayın çizgisine itibar etmemesinin okurların kültürel ve fikri hayatına zenginlik kattığını söylemeliyim. Yeni Şafak hem renkli yazar kadrosuyla hem özenli yayın çizgisiyle entelektüel çevrelerde ilgiyle okunup izlenen saygın bir gazete hüviyetini kazandı. 2012’den bu yana, gazetenin mutfağında değilim ama dışarıdan yazmaya devam ediyorum. Yeni Şafak’taki 27 yıllık yazı hayatımda hem ülkemizde hem dünyada çok önemli olaylar yaşandı. Kimi durumlarda dünya ölçekli olaylarla ülke ölçekli olayların birbiriyle bağlantılı olduğunu fark etmek, olaylara daha geniş çerçeveden, daha bütüncül olarak bakmamı sağladı. Küreselleşme kendiliğinden oluşmadı, teknolojideki gelişmelerin yanı sıra dünyanın egemen güçleri tarafından bir “politika” olarak da ilerletildi. Bu politika, hiç kuşkusuz ülkemizdeki gelişmelerde de rol oynadı. Yeni Şafak’ın yayın hayatına başlaması tam da küreselleşmenin, sözüm ona altın çağına denk düştü. Diğer bir durum ise, Soğuk Savaş’ın, dolayısıyla ABD ve Sovyetler Birliği odaklı iki kutuplu dünya sisteminin son bulmuş olmasıydı. Bu süreçte ABD, dünyanın tek hakimi gibi davranmaya başladı. Afganistan ve Irak’ın ABD ve ortakları tarafından işgaline gazeteci olarak tanıklık ettik. 1997’de Asya mali krizi, 2001’de ülkemizdeki ekonomik kriz ve devamındaki siyasi gelişmeler, yanı sıra ABD’de 2007/2008’de, bütün dünyayı şu veya bu ölçekte etkileyen finansal krize hep birlikte tanık olduk. Gazeteci olmamız bütün bu dünya olaylarını daha geniş bir çerçevede değerlendirmemize imkan sağladı. Ardından, sonradan kışa döndürülen “Arap Baharı” geldi. Bütün bunlar değişen dünyanın sancılı belirtileriydi.
Yeni Şafak’taki 1997’de başlayan ve bugünlere kadar uzanan yazı hayatım, eski düzenin yıkıldığı, ancak yenisinin kurulamadığı muhataralı bir ara döneme denk düştü. Küresel sahnede güç değişimini içeren bu ara dönem kapanmış değil, tam aksine çatlaklar giderek daha da büyüyor. 2016’da yapılan bir referandumla İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması, ABD’de Donald Trump’ın sürpriz şekilde Başkanlık seçimlerini kazanması dünyanın güç merkezlerindeki değişimin belirtileriydi. Bu iki eş zamanlı gelişme ABD’nin hegemonyası altındaki neoliberal küreselleşmenin tıkandığını, dünyanın “çok taraflı” veya “çok kutuplu” bir sisteme doğru evrilmeye başladığının göstergeleriydi. ABD ve Çin arasında başlayan, ‘yeni Soğuk Savaş’ olarak da nitelendirilen “büyük güç rekabeti” bu yeni sürecin en önemli politik olayıdır. Köşe yazılarımın içeriden dışarıya doğru mahiyet değişmesi, bu kaotik süreci anlamak, analiz etmek ve okurlarımızın dünya-politik bir bakış açısı geliştirmelerine katkıda bulunmakla ilgili. 2016’dan bu yana dünyadaki politik-ekonomik gelişmelerle ilgili mümkün olduğunca doğru bilgilere dayanan analizleri okurlarımıza aktarmaya çalışıyorum. Daha önce, dünyanın egemen güç merkezlerinin düşünce kuruluşları ve entelektüelleri, “çevre ülkeleri” veya çeperdeki ülkeleri analiz etme ve tanımlama gücünü tekellerinde tutuyorlardı. Şimdi dünyada, “çevre”nin düşünce güçleri ‘merkez’i analiz ediyor, tanımlıyor, yeni kavramlar oluşturuyorlar. Bu gelişmeyi çok değerli buluyorum. Gazeteci olarak bu gelişmeye ilişkin bilgileri aktarmak beni ayakta tutuyor. Ne kadar faydalı oluyorum, bilemem. Tabii ki takdir, okurlarımıza ait.
Savcı Vural Savaş Yeni Şafak’ta yayınladığım yazıları referans gösterdi
Gazetecilik hayatımda hakim güce göre derilerini bukelamun gibi değiştiren pek çok insan tanıdım. Bu hızlı dönüşümler beni çok şaşırtmıştır. İnsanlar fikirlerini değiştirebilirler, bunda bir beis yok. Önemli olan, bu değişimlerin etik bir temelde ve makul bir form içerisinde gerçekleşmesidir. Aklımda kalan bir diğer anıysa, şimdi hayatta olmayan Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ile ilgili. “Refah Partisi” hakkında kapatma davasını açan Vural Savaş 28 Şubat sürecinin önemli aktörlerinden biriydi. Yeni Şafak’ta yayınladığım ve sonradan kitaplaştırdığım “Köşkteki Hakim” başlıklı dizi yazımda dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Vural Savaş arasındaki kavganın perde arkasına da yer vermiştim. Savaş görevinden ayrıldıktan sonra “Kanal 6” televizyonunda yayınlanan “Ceviz Kabuğu” programında bu kavgaya ilişkin olarak yazdığım diziyi referans gösterdi. Farklı taraflarda yer almış olmamıza rağmen Vural Savaş’ın dizideki ayrıntıların doğruluğunu birinci elden teyit etmesi doğrusu çok hoşuma gitti. Gazeteciliği doğru şekilde yaptığınızın takdir edilmesi güzel bir duygu tabii.
Yeni Şafak ilkelerini korudu
Her kurum için geçerli olduğu gibi “Yeni Şafak”ın da kalıcı olması, kurucu ilkelerini ve değerlerini korumakla birlikte ülkemizin ve dünyamızın değişen gerçeklikleri çerçevesinde kendini yenileyerek yoluna devam etmesi beklenir. Gazetecilik bağımsızlık, dürüstlük, açık fikirlilik ve güvenirlilik ile temellenir. Bir kurum olarak gazetelerin ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal, düşünsel ve kültürel gelişmesine olumlu katkılarda bulunmak, okurlarının ufkunu genişletmek, insanların hayatları üzerinde iyi etkiler bırakmak ve zamanın olaylarına dürüstçe tanıklık etmek gibi görevleri vardır. Öte yandan gazetelerin 21. yüzyılın dünyasını okurları için daha anlaşılır kılmak gibi bir görevleri de bulunmaktadır. 30. yılına intikal eden “Yeni Şafak”ın bu kamusal görev ve hizmet anlayışı içerisinde nice 30 yıllara kavuşmasını temenni ediyorum.







