T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Ak Parti'nin paradigmayla imtihanı

Irak'ı hedef alan "muhtemel" değil, "muhakkak" harekat bölgeyle birlikte, Türkiye'nin ayarlarını bozacak ve özellikle "tek başına iktidar fırsatı"nı deforme edebilecek, tahrip edici potansiyel de içeriyor. Başka bir ifadeyle Irak Savaşı'nın sadece, Türkiye'nin uğrayacağı ekonomik zararın telafisi bağlamına sıkıştırılarak, bir doğal afet gibi değerlendirilmesi, "al parayı bas imzayı" yaklaşımıyla karara bağlanması mümkün değildir. Bu savaş, "öngörülebilir öngörülemezliği" nedeniyle, telafi edici tazminat protokolleriyle denetim altına alınabilir bir kriz olarak değerlendirilemez.

Daha ilk kurşun atılmadan, böyle olmadığını ispatlayan onlarca delil de ortaya çıkmıştır. Irak'a müdahalenin özeti, ABD-İngiltere ve dünyanını tepkisini kışkırtmamak için politik ihtirasını ustalıkla gizleyen İsrail'in ortaklığıyla yeni bir Ortadoğu olduğu besbellidir. Yeni haritalar, yeni petrol polatikası ve yeni jandarmalık tanımıyla daha güvensiz ve daha Washington bağımlısı bir bölge dizaynı...

İyi niyet, tatsız final

Şimdi, mevcut tabloyu Türkiye ekseninden özetleyelim.

Irak Savaşı öncelikle, Türkiye'nin ABD ile geleneksel ittifak ilişkisinin yani dış polikita paradigmasının değişebilir olup olmadığı konusunda büyük bir fırsat içemekteydi/içermeye de devam etmektedir. Ortada hem tek başına Meclis gücüne sahip, hem de Irak konusunda kamuoyunun yüzde yüze yakın desteğini arkasına alan Ak Parti hükümeti için, paradigmanın değişimine en azından teşebbüs edebilmek için, benzeri az bulunur bir imkanlar dizisi bulunmaktaydı. Her alanda olduğu gibi dış politikada da yüksek beklentilerin odağı olan ve geleneksel çizginin dışına çıkması umulan Ak Parti, kriz sürecinde yer yer bu sorumluluğuna uygun davranışlar sergilemiştir. Ancak, Tayyip Erdoğan'ın Salı günü yaptığı konuşma ve Abdullah Gül'ün dün Meclis'e gönderdiği ve arkasının geleceğini ifade ettiği fezleke, sadece Türkiye'nin diplomatik makas değişimini değil, Ak Parti'ye bağlanan paradigmayı sarsma umutlarını da zayıflatmış, kimilerine göre bitirmiştir.

Hükümetin 1 Acem, 4 Arap ülkesiyle birlikte düzenlediği bölgesel işbirliği zirvesi stratejik ittifaktaki güç dağılımının değişimi için bir iyi niyet beyanı olarak anlamlıydı. Ancak, Ankara'daki barış yanlısı tutumunun kabuk değiştirmesiyle birlikte, bu girişim de doğal olarak akamete uğramıştır.

Denklemde bulunmak

Bu noktada Türkiye'nin önünde, Erdoğan'ın ABD'nin yanında yer alma gerekçesi olarak zikrettiği "savaş sonrası oluşacak denklemde yer almak"tan başka bir politik ufuk bulunmamaktadır.

Peki, denklemde bulunmak ne demektir? Cevabı belli... Savaş sonrasında ABD liderliğinde dağıtılacak pastadan pay kapabilmektir. Ama, Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması politikası bu paylaşım umuduyla örtüşmemektedir. Ayrıca, Irak'ın parçalanması yüksek bir ihtimaldir ve savaşın pratiği gereği Tükiye'ye yeni paylaşımdan pay verilmesi anlamsızdır. Çünkü, Türkiye Irak Savaşı'na aktif bir güç olarak katılmamaktadır. Öte yandan, Başbakan Gül'ün ısrarla tekrarladığı, "savaşa girmeyeceğiz" sözü bir tercihi ifade ediyor ama Türkiye'nin tercihi bu olmasaydı da ABD'nin zaten savaşa girmemize engel olacağı açıktır. Şu anda Kuzey Irak'ta bulunan askeri varlığımıza da karşı çıkmaktadır. Bunun yanısıra, Irak'ın toprak bütünlüğü kaybolduğu takdirde, yıllardır ABD'nin yolunu bekleyen KDP ve KYP'nin mevcut de facto devlet yapılarına kalıcı bir statü kazandıracaklarını tahmin etmek de güç değildir. Bu gelişme de Türkiye'nin politik avantaj ve mevzi kaybetmesine yol açacaktır.

Stratejik değil lojistik ortak!

Başbakan, "bizden günah gitti, artık stratejik ortağmız Amerika'nın yanında yer alacağız" demektedir ama ABD, Türkiye'ye stratejik ortak değil, lojistik imkan gibi davranmaktadır.

Bu yaklaşımın da bir sonucu olarak, yakın gelecekte hükümet ve Ak Parti'yi en fazla sıkıştıracak olan hususun, denklemde tatmin edici bir pozisyon bulup-bulamamanın olacağı anlaşılmaktadır. Dış politikadaki kaybın ya da kazanamamanın siyasi faturası da, ekonomideki kriz beklentisinin Türkiye'ye yükleyeceğinden daha ağır olacaktır.

Bu paradoksta Türkiye'nin kâr ve zararını tayin edecek olan temel yaklaşım ise Ankara'nın savaşı nasıl tanımladığıyla yakından ilgilidir. Kaçınılmazlığı besbelli bu savaşın tarafı olmayı, Türkiye'nin bir dünya devleti olabilmesi ihtimaliyle uzlaştırmaya çalışmanın anlamı yoktur. ABD denetimindeki statükonun iştahının kabarmasından ibaret bu durumu, yeni bir dünya sisteminin doğuşuna delalet sayıp Türkiye'nin desteğini ciro etme bahanesi olarak vaz'etmek ise, tarihi yanılgıdan başka birşey değildir.

Savaşın tarafı olmaktan daha kötüsü, kazananın safında bulunup kaybetmektir.


7 Şubat 2003
Cuma
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED