Batı müziğinin kuralcı ve tampere sistemine karşı, içeriden önemli bazı müzisyenler seslerini yükselterek itiraz etmişlerdir. Bir kilise organisti olmasına rağmen yenilikçi arayışlarıyla Bach bunlardan biridir, “güzellik uğruna bozulmayacak kural yoktur” diyerek bu itirazını dile getiren Mozart bunlardan biridir. Tonal sisteme karşı atonal sistemi kurarak eskiyi altüst eden Arnold Schönberg bunlardan biridir (gerçi Schönberg'in atonal sistemi daha sonra kendi kurallarını oluşturmuştur). Tampere sistemin bu indirgenmiş ve bestecinin ifadesini zorlaştıran yapısı, batının kendi içinde eleştirilmiş ve bestecileri yeni arayışlara yöneltmiştir. Batı'daki bu arayışlar içinde en fazla dikkat çekenlerden ve Batılı müzik tarihçileri tarafından da üzeri en fazla örtbas edilmeye çalışılan arayışlardan bir tanesi, “minik aralıklı müzik”, yani “mikrotonal müzik” olarak da adlandırılan tarz olmuştur. 20. yüzyılın ilk yarısında, tampere sistemin “birbirine eşit oniki yarım aralık” yerine, Doğu'nun ses cevherine daha yakın küçük aralıklarla müzik yapıldı. Bu küçük aralıklara “minik aralıklar” yani “mikrotonlar” adı verilmektedir. Müzikte Neoklasisizm'in (yeni klasikçilik) kurucusu Ferruccio Busoni (Yeni klasikçilik'ten söz ederken Busoni kadar İgor Stravinsky'yi de hatırlamak gerekmektedir) tam perdeyi ya da tam aralığı dörde, altıya bölerek elde ettiği minik aralıkların, yani mikrotonların yani daha açıkçası koma seslerin kullanılmasını önermişti. (Ortaya çıkan şeyin Türk müziğine yakın bir sistem olup olmadığı tartışılabilir).
Ne tuhaftır ki Batı müziğinde arayışlar, müzisyenleri Doğu'ya, Osmanlı müziğine doğru yöneltiyor. Batı müziğinde Doğu müziklerine ve seslerine yöneliş, aslında bir arayışın göstergesi. 16 ve 17. yüzyıldan itibaren İstanbul müziğinin Batılı müzisyenleri etkilediği artık yeni bir bilgi değil, Mozart'ın, Beethoven'in, Lizst'in eserlerinde bu etkiyi görmek mümkün. Ama Busoni'nin arayışlarının benzerlerini, ritm ve melodide başka Batılı müzisyenlerde de görebiliriz. Rimski-Korsakof'un Şehrazâd'ını dinleyin, hak vereceksiniz. Claude Debussy'nin Prelüd ile öncülük ettiği Cava ve Doğu müziği etkilenmesi, Albert Roussel'in Padmavati opera-balesinde Hind müziğinden etkilenmiş olması, Cage'in Zen-Budizm'den etkilenerek raslamsal müziğe kapı açması, Harry Partch, Henry Cowell ve Olivier Messianen'in eserlerindeki Doğu-Hind etkisi, Batılı müzisyenin arayışlarının bir göstergesidir. Bu arayışlar ve özellikle Doğu'ya yönelişler, tampere sistemin tıkanmasını ve bestecinin iç dünyasını ifade etmekte yetersiz kalmasını mı göstermektedir?
Ben bir müzisyen olarak evet, bu görüşteyim.
Başka bir ilginç gelişme de 20. yüzyılın başlarında Leningrad'da yaşandı. Leningrad, Moskova ekolü yanında Rus müziği için önemli bir ekol olma özelliği taşır. Leningrad'da mikrotonaliteyi savunan ve bu yolda somut çalışmalar ortaya koyan, besteler yaptıran bir dernek bile kuruldu. Ama Moskova Ekolü tarafından “siz Türkleşiyor musunuz, Osmanlılaşıyor musunuz? Şimdi sizin için bunca yıllık gelenekten vazgeçip, mikrotonaliteye uygun piyano mu yapmak gerekecek?” gibi gerekçelerle eleştirildi, tartışmalar yaşandı ve bu tartışmayı, batı yanlısı Moskova Ekolü kazandı. Batı müziğinin katı savunucuları, yenilikçilerin önünü kesti. “Minik aralıklı sisteme uygun çalgılar yapmak zor” denilerek işin içinden çıkıldı. Ama buna rağmen uygulamalar yok mu? Var! Amerikalı besteci Ernst Bloch'ta var… Bela Bartok'un keman konçertosunda var… Çek besteci Alois Haba'nın eserlerinde çeyrek sesler, hatta altıdabir aralıklar kullanılmıştır. (Koma sistemi eleştirerek çağdışı bulan ve yerden yere vuran kompleksli ve önyargılı kişilere duyurulur.)