Osmanlı’nın son döneminde yaşanan badire ve sıkıntılarla kayan şiraze, bütün bir Cumhuriyet dönemi boyunca dengesini bulamadı ve nihayet son dönem devlet yapılanmasındaki değişikliklerle hepten alt üst oldu. Arıyoruz, doğruyu ve güzeli el yordamıyla, deneme yanılma yoluyla, ağır bedeller ödeyerek mütemadiyen arıyoruz. Bu arayışta dümeni başkalarının istediği rotaya kasıtlı olarak kırsak da, kendimizce sahil selamet diye tespit ettiğimiz yere büyük bir iyi niyetle çevirsek de bedeli ödemek hep gemi ahalisine düşüyor. Aynı gemideyiz diye kızgın demiri soğutma çağrısı yapsak da “sizinle aynı gemide değiliz” diyerek fırtınalarla iş tutsak da bedeli ödeyen hep biz oluyoruz. Güverteyi kemiren fare de payını alıyor içeri doluşan sulardan, fareden peyniri saklayan aşçı da… Kaptanın da yüzü gözü mor içinde kalıyor, kaptan olma hayali kuran miço da vuruyor kafasını bir köşeye. Kaptan fırtınayla kavgalı, yolcu kaptana kızıyor, tayfa denizden mustarip, fare aşçının elinden bizar... Dikkat ediniz yüz yıllık yolculuğumuz boyunca kim bilir kaç kez kaptanları değiştirdik, rotayı değiştirdik, pusulayı yeniledik, seyrimizi başkalaştırdık ve daha neler neler yaptık ama yine olmadı. Çünkü “kara göründü” müjdesini duyma hayaliyle yaptığımız her değişikliğe fırtına bir başka yönden eserek, dalga bir başka cesamette arz-ı endam ederek, kayalıklar her defasında farklı bir surette ve ayrı bir yerden karşımıza çıkarak mukabele etti ve olmadı. Bu olmayışta, devlet mekanizması ve siyaset müessesine dair yazının başında sorduğumuz soru çok mühim bir yerde duruyor.
Devleti bir mekanizma ve siyaseti bir müessese diye tanımlayışım sebepsiz değil. Çünkü devletin vatandaşına karşı sorumluluğunun muhtevasını ve bu sorumluluğun nerede başlayıp nerede bittiğinin tespitini bir mutabakat çerçevesinde değişmez olarak çerçevelemek devletin işidir ve bu devlet olmanın olmazsa olmaz gereğidir.
Siyaset müessesi ise bu sabit muhteva ve sınırları keyfine göre değiştirmek veya kendine göre yeniden belirlemek için değil, kendisine tanınan süre boyunca o sınırlar içinde kalarak o muhtevayı kendi hayat görüşünce şekillendirmek için vardır. Aksi durumda her iktidar sahibi muhteva ve bu muhtevanın nerede başlayıp nerede biteceğine dair hududu sil baştan tanımlamaya kalkar ve bu durumda da ortada devlet diye bir şey kalmaz. Zamanın getirdiği bir takım ihtiyaçlara göre detaylar değişiklik gösterebilir ama asıl asla dokunulmaması gereken mahrem alandır. Asıl derken kastettiğimi bir soru ile müşahhas hale getirebilirim sanırım: Bir siyasi parti Türkiye’de iktidar olsa, devlete mi sahip olur devleti yönetme hakkına mı? Devletin sahibi olur diyeceksek kitlesini memnun etmek için her istediğini istediği gibi yapabileceğini de kabul etmiş oluruz. Kitle, yani o siyasi partiye oy verenler ve onların talep ve beklentileri burada çok önemli bir yerde duruyor. Zira sorumuza bir üçüncü boyut katmış oluyoruz böylelikle: Vatandaşın devlet mekanizmasından ve siyaset müessesesinden beklentisi neler olmalıdır? Halkın devleti ve siyaseti tanımlayış biçimi bu beklentilerin tespiti ve tarifi noktasında esas belirleyici unsur olacağı için seçtiği siyasetçilere de kendilerini devleti yöneten mi devletin sahibi gibi mi göreceklerini tayin etme hakkını veriyor. Bir örnekle açalım mevzuyu. Devletin, eğitim ve öğretim hayatını tanzim etmek gibi bir sorumluluğu, vatandaşın da devletinden bunu beklemek gibi bir hakkı vardır. Siyaset müessesesi ise kendisine iktidar olma şansı verildiğinde fizikî şartlardan eğitim kalitesine kadar pek çok alanda daha iyi icraatlar ortaya koyarak bu vazifenin halline uğraşmakla memurdur. Yani bu örnekten hareketle devlet vatandaşlar için vardır iktidar ise devlet için. Fakat vatandaş çocuklarının daha erdemli ve ahlaklı olmasını da devletten beklediği anda siyasete devlet mekanizmasının sorumluluk muhtevasına müdahale etme hakkını da veriyor ve bunun neticesinde şöyle enteresan bir durum çıkıyor ortaya: Devlet siyasi iktidar için vardır, vatandaş devlet için.