
Sevgili okuyucularım, bugün sizlere divan edebiyatının en seçkin isimlerinden olan Fuzûlî’ye yazılan bir mektuptan söz edeceğim. Bu mektup, Milli Eğitim tarihimizin ünlü isimlerinden biri tarafından kaleme alındı. Muhtevası itibarıyla önem arz ettiği için sizlerle paylaşmak istedim. Daha fazla söz söylemeyi fuzuli kabul ettiğim için hemen takdim edeyim:
Ey Fuzûlî! Niçin kendin kendine fuzuli dedin? Gün geçtikçe daha çok anlıyorum. Baban Süleyman sana Mehmed adını verdiği halde, sen “Fuzûlî” mahlasını neden seçtin? Yıllarım üst üste yığıldıkça daha iyi kavrıyorum.
Çün Fuzûlîdürür benim lâkabım Aceb olmaz ger olmasa edebim demene inanamam. Hiç bilmez olur muyum?
Aldanma ki şair sözü yalandır Doğrusunu yine sen söyledin. “Kötü adlılık beni kalabalığa karışmaktan uzak tuttu. Bu hüneri kazanmak için köşeme çekilmeye, yalnızlığım sebep oldu. Allah’a şükrolsun, fena sandığım iyi çıktı. Dikenim gül, toprağım altın, taşım elmas oldu.”
Gerçekten de sen dikenler arasında gül, taşlar içinde elmassın. Sanki herkesin kullandığı bir adla kendini lakablandırsaydın sözlerin onlara mı mal edilirdi? Sıradan bir şair olsaydın kimseye değil, kendine zulmetmiş olurdun ve unutulurdun. Sen “Fuzûlî” sözüne yeni bir mânâ kazandırdın. Onun münasebetsizlik anlatan kavramı seninle silinmiş; ‘fuzuli’ dilimizde bir şeref sözü olmuştur. Hem yalnız senin değil, bir milletin ve bütün insanlığın şerefi… Mehmed, inanıp övdüğün Peygamber’den alınmış ismin; Fuzûlî, fazlından ve irfanından kinâye sıfatındır. Sen nasıl Hz. Ali’ye “yegâne-i sânî” diyorsan, torunların da sana bir ihtiram nişanesi olarak “Fuzûlî!” diye hitap ediyorlar. Bunun için sen, irfan hayatımızda ikincisi olmayan birincisisin.
Bütün Türk âlemine dört asırdır birer söz incisi haline gelmiş gözyaşların sonbahar yağmurları gibi nasıl sinesine yağdı? Bunu bilmiyor olamazsın. Sende dert, sende hüzün, sende rikkat, şiir dolu feryad bazen bir inilti, bazen korkunç bir gazaptır. Çocukluğumdan beri seninle dertleşirim. Çok kere anlamadığım sözler söylersin. Fakat onların ne demek istediğini içim duyar. Hele sekiz on yılında sen olmasaydın ben ne yapardım? El ayak çekildikten sonra seninle halvet olup Divanına bir çömez gibi çekinerek hürmetle sokulduğum uzun gecelerde sen beni teselli etmeseydin, rüyalarıma girip beyaz sakalının çevrelediği sert, kemikli, fakat nurani yüzünü göstermeseydin iki iri siyah gözlerinin güleç bakışlarıyla gönlüme akmasaydın benim halim nice olurdu. Sen beni elemlerin en korkunçlarından kurtaransın. Söyleyenleri, silik bühtanların altında ezilirken beni bağrına basan, gözyaşlarımı silen tek insan sensin. Onun için dört yüz yıldan beri hiç kimse, benim kadar seninle beraber, benim kadar sana minnettar, benim kadar senden feyiz ve teselli alıcı olmamıştır.
Şikâyetname’n hakikatte bir “Zafername”dir. Bağdat’ın alınması dolayısıyla yazdığın ve Kânûnî Sultan Süleyman’a sunduğun kaside, Bağdat elimizden gittikten sonra tarihin elinde kalan tek “Fetihname” olduğu halde zamanında buna karşılık Vakıf kırıntılarından ihsan edilen bir iki pul için zahmet çekmek, yüz suyu dökmek senin gibi bir “gam serdarı”na ve “fakr u fena Sultanı”na yaraşır mıydı? İyi ki selamını rüşvet değildir diye almamışlar ve sana iltifat yüzü göstermemişler. Ya alsalardı ya seni alaka ile karşılaşalardı? Belki bir iki gün rahat yaşardın, fakat rüşveti sen almış olurdun. Daha kötüsü, edebiyatımızın şaheserlerinden birini bize kaybettirirdin. Büyüklerin mahrumiyetleri olmasaydı, milletler hiçbir manevi servet kazanamazlardı.
Memnun ol ki sen, ne sultanların riayetine mazhar olmuş, ne zevk sahibi ulularla düşüp kalkmış, ne cennet gibi bahçelerde gezip dolaşmış, ne tatlı şaraplar içerek keyiflenmiş, ne güzel nağmeler dinlemiş, ne de ay yüzlü güzellerle vakit geçirmişsin. Yaşadığın “Arab Irakı” “sultanların gölgesinden uzak, ahalisinin şuursuzluğu, idraksizliği yüzünden harap kalmış” bir yerdir. “Burası bir bahçedir ki salınan servileri, sam rüzgârlarının uğrağı, açılmamış goncaları mazlum şehit mezarlarının kubbeleridir. Burası bir zevk meclisidir ki, şarabı, parçalanmış ciğerlerin kanı, musıkisi âvâre gariplerin iniltileridir” Hayret onadır ki, sen böyle bir çile bahçesinde gönül goncanı açtırmış ve dil bülbülünü aşka getirip söyletmişsin. Kerbela toprağından hamurunu alan varlığın uzun ömründe sana dert ve bela âfetini şiir haline getirmiş. Gönlünde elem, ciğerinde yara olmasaydı şiirinin ne tadı olurdu? Istıraptan doğan şiirdeki tesir, seninkilerdeki gibi arka arkaya gelen nesillerin yüreğine işler.
Şii miydin, Sünni miydin? Bunu sana sormuyorum. Sormayı da edebe uygun bulmuyorum. O zaman da tıpkı bugünkü gibi iki ayrı itikad âlemi vardı ve her ikisinin dalgaları senin yurdunda birbirine çarpardı. İkisinin başında da kudreti, Türk elinde tutuyordu. Biri Sultan Selim gibi heyecanlı ve kuvvetli bir Osmanlı, öbürü Şah İsmail gibi duygulu ve kahraman bir Safevi. Şii’ye göre Sünni kâfir, Sünni’ye göre Şii zındıktı. Sen bu sert dalgaların arasında sadece Muhammedî kaldın. Ali’ye ve evladına fazla muhabbetin ve içinde uzun yıllar yaşadığın Şii çevrenin baskısı ile edinilmiş inançların, seni dalgalardan birine daha çok tutulduğun hissini vermiş olabilir. Fakat şu muhakkaktır ki Hakikat ve Sanat dışında hiçbir şey senin yürekten alakanı kazanamadı. Sen, bu geçici tesirlerin şüphe götürmez suretle üstünde ve yükseğindesin.
Sen, ömrünün bir ânında bile heva ü heves şairi olmadın. İlim, irfan ve edep elde etmek için durmadan çalıştın. Akli ve nakli meselelerle uğraştın. Kimse seni himayesine almadan, büyük âlimlerden hiçbiriyle temasa imkân bulmadan, vatanından bir gün uzaklaşabilip türlü diyarları görerek yeni hayat tecrübeleri kazanmadan, sırf gönlün ve kafanla bu muhteşem şüphe engellerini devirdin ve hakka hakikate o harabeler üstünden yol bulmaya baktın. Sen akıldan delalet istedin, aklın sana dalâlet gösterdi. Zamanının insanlarına uymadın, onlara benzemedin. Zaten bunun için değil midir ki, bir köşede kaldın? Tıpkı dağlar gibi… Dağlar da ıssız bir köşede kalmış yüceliklerdir. Fakat göz, onlara takılmaktan kendini alamaz; hayret ve tecessüs onlara bakmadan duramaz. Koskoca bir millet hâlâ seni hudutlarının ötesinde, başı ufukları delen bir yükseklik olarak saygıyla, hayranlıkla dört yüz yıl uzaktan seyrediyor.
Sen ki o millete mensup oluşunla daima iftihar ettin. Şimdi milletin de seninle iftihar ediyor. Arasından senin gibi bir insanın yetişmesini, senin gibi büyükleri yetiştirmenin imkânına delil tutuyorlar ve bununla avunuyor. “Âlemin terkibinde en büyük parça olan Türk azizleri” ve “Âdem oğullarının en büyük sınıfı” diye vasıflandırdığın milletin asırlardan beri sana mezarında eza verir hallerden kurtulmaya çalışıp seni içinde yaşatmaya uğraşıyor. Uğradığı haksızlıklar, yaptığı hatalardan kat kat üstün ve bu yüzden senin gibi dertli Türklük, bütün haksızlık dünyasına karşı kendini savunmaya çabalıyor. Her zaman namusluluğunun cezasını, saflığının ezasını çekmekten bıkıp senin de şikâyet ettiğin zulüm ve istibdada baş kaldırmış; ellerine, ayaklarına, kafasına ve gönlüne zincir vurmak isteyenlere direniyor.
Artık sabah rüzgârından başka kapımı açan yok diye sızlanma! Genç ihtiyar, bütün çocukların, ölümünün dört yüzüncü yılında senin kapındayız. Bu milyonlar tutan kalabalığın sıcak ve muhabbetli nefesi, hatıranın ve eserinin yeni bir sabaha ulaştığını göstermiyor mu?
Eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in, Fuzûlî’ye 1956’da, yani bundan yaklaşık 70 yıl önce böyle bir mektup yazması, benim de onu neden sonra fark edip tekrar yayınlamak isteyişim inşallah fuzuli bir meşgale kabul edilmez. Sırf “Su Kasidesi” bile, Fuzûlî’ye muhabbet tazelemek için yeterlidir. Fuzûlî bahsini yine onun mesaj yüklü şu dörtlüğüyle bitirelim:
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.