T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Seçimlerde ve sonrasında neler olur?

Birkaç soru soralım:

AB uyum yasalarının çıkması, Kürtçe yayın ve eğitim hakkının yasalaşmasıyla doğan umutlar düzenli ve sürekli olabilecek mi? Türkiye özellikle bu konudaki değişikliği, yönetmeliklere yansıyacak, birey haklarının alanını genişletecek bir değişimin aracı haline mi getirecek yoksa bütün bunlar AB'den takvim almak için atılmış faydacı bir adımdan ibaret mi kalacak? Yani, sınırlı, sert koşullara, askeri izinlere bağlı bir çerçeveye mi hapsedilecek?

En önemlisi 3 Kasım seçimleri sonrasında Türkiye yeni bir rejim kriziyle karşı karşıya kalacak mı? Önemli ölçüde oy almaları halinde, bu oylar AKP, HADEP gibi partilerin devlet nezdindeki meşruiyet sorunlarını çözmeye yetecek mi? Yetmezse, AB kazanımları denilen yeni girdiler demokratikleşme, hukuk devletinin inşası, siyasetin normalleşmesi alanlarında devede kulak olarak kalmayacak mı?

Açık:

Demokratikleşme yolunda her yasal değişiklik sistem ve toplum tarafından içselleştirildiği takdirde anlam taşır. Somut örnek vermek gerekirse; AB üzerinden atılan yeni demokratik adımların gerçek işlevlerini görebilmesi için, siyasi partiler-devlet, devlet-toplum ilişkisinin bu adımların ruhuna göre işlemesi gerekir.

Aksi takdirde, yani devletin sistem üzerine kuracağı tahakkümün ya da yaratacağı meşruiyet krizinin derinleşmesi halinde, Türkiye, sadece atılan adımlar sahasında değil, başka sahalarda da demokrasiden geri düşer.

Dış dinamik girdileri bu anda anlam ifade etmez hale gelir. Siyaset ve toplum ya da iç dinamikler işte bu yüzden tayin edicidir. Ve yine tayin edici olacak.

3 Kasım sonrası bizi nasıl bir Türkiye bekliyor?

Önce şunu görmek gerek:

Türkiye'de toplumsal dengeler 70'lere, 80'lere, hatta 90'lara göre ciddi bir biçimde değişmiştir. İslamcılar, Kürtler, kültürel ve ekonomik olarak dışlanmışlardan, gecekondululardan oluşan toplumsal çevre, sayısal olarak ulaştığı yüzde 60'lık oranla, verili tanımlara ve beklentilere uymasa bile, bizzat merkez haline gelmeye başlamıştır.

Bu yeni toplumsal merkez ekonomik ve kültürel olarak kendisinden kopuk merkez partilere sırt çevirmiş durumdadır. Yöneldiği partiler kimlik, tepki, umut gibi nedenlerle, popülist gerekçelerle (MHP örneği) ya da düz siyasi gerekçelerle (AKP örneği) çevre partileri haline gelmiştir.

Kısacası siyasi ihmalden, toplumsal-kültürel farklılaşmadan, kimliklerin önem kazanmasından ve kitlesel fakirleşmeden doğan bu değişimin seçmen ittifaklarına, yani siyasi oy davranışına yansıması dün olduğu gibi şu anda da kaçınılmazdır.

Nitekim merkez dışındaki partilerin AKP, SP; HADEP, MHP'siyle oy oranı bugün yüzde 50'leri aşmıştır. Bu oran 1995 seçimlerinde yüzde 30'larda, 1999 seçimlerinde ise yüzde 40'larda seyretmekteydi.

Tüm çabalar, dizayn çalışmaları, askeri, kanuni ya da sivil müdahaleler, bu çerçevede siyasetin doğal mecrasında ilerlemesine mani olmak, bazı toplumsal talepleri tehlikeli ilan ederek merkez partilerle ilişkiye geçmesini engellemek gibi devlet ve merkez politikaları bu gerçeği terse çevirmeye yetmemiştir.

Tersine tahrik ederek büyütmüştür.

Şimdi adını koymak gerekir:

Büyüyen gerçek "yerel gerçek"tir. Yani toplumsal iç dinamiktir.

Türkiye'deki kavga da bu noktada ortaya çıkmakta. AB ilkeleri de dahil olmak üzere hemen her iç ve dış girdi kavgaya yönelik kullanılmaktadır. Bu çerçevede bu yerel gerçeğin kendi içindeki ayrışmaları, evrenselle bağ kurma çabaları da sistem tarafından sıkça boğulmaktadır, bu, bugün de devam etmektedir. Erdoğan'ın seçilme hakkı meselesiyle, AKP'nin AB konusundaki tavrına yönelik yorumlarla tekrar edilmektedir. Ancak en açık örnek son aylarda merkez sağ ve sol partilerin ittifakını zorlayan, AKP'yi bunlar karşısındaki "karanlık odak" halinde yarışmaya davet isteyen sistem çabalarıdır.

Ne var ki, tüm bunlar yukarıda da söylediğimiz gibi bazılarının korktuğu sonucu büyütmekten, tahrik etmekten öteye geçmeyecek gibi görünüyor...

Merkez partiler ittifakı ise en büyük risktir. Zira bu ittifakın AKP karşısında mağlup olması (hiç hafife alınmayacak bir ihtimaldir), siyasi merkezin çöküşünün telafisi güç tescili anlamını taşır.

Zira açık açık itiraf edilmese de bilinmektedir ki, Erdoğanlı ya da Erdoğansız AKP, toplumsal çevrenin yüzde 50'yi aşan oylarının önemli bölümünü kontrol etmektedir. İki hafta önce, sosyal demokrat gelenek dışına çıkmayan küçük Trakya köylerinde bile AKP eğilimlerinin güçlenmeye başladığını görmemiz de tam olarak buna işaret ediyor.

Kanımız o dur ki, seçim sonrası Türkiye dört ya da beş partili bir Meclis'e kavuşacak ve AKP açık arayla diğerlerinin önünde yer alacaktır. Üstelik bu tablo AKP'siz iktidar formülünü imkansız hale getirecek kadar koyu olabilir.

Her iki halde de Türkiye'yi bir kriz bekliyor demektir.

Kriz elbette, AKP'nin alacağı oylardan değil, onu sindirmek istemeyenlerin tavırlarından kaynaklanacaktır.

Evet sorun ortadadır.

AB meselesinin izleyeceği istikamette de bu sorunun tayin edici olacağı aşikardır.

Ağırlık AB üzerinden toplumu ve siyaseti kuşatmakta mı yoksa dışlamakta mı olacak bunu zaman gösterecek.

Ama şu besbelli:

Siyaset yapmadan, siyasete bakmadan, toplumu görüp kuşatmadan değişim şarkıları söylenemez...



5 Ağustos 2002
Pazartesi
 
ALİ BAYRAMOĞLU
ALİ BAYRAMOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED